28 Ağustos 2017

Mimarlık Öğrencileri İçin Bilgisayar Seçimi

Vray kullanılarak alınmış bir render.
Mimari modellemede gerçeğe yakın görüntüler elde etmek için yapılan çalışmalara render denilmektedir. Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi gerçeğe oldukça yakın bir görüntü. Render işleri için kullanacağınız bilgisayarın özellikleri iyi olmalıdır.

Mimarlık öğrencileri için bilgisayar seçimi her zaman önemli bir konu olmuştur. Bölüme yeni başlayanlara yardımcı olmak için bu konuda bir yazı yazmaya karar verdim. Öncelikle mimarlık okurken öğrenilmesi gereken yazılımlar hakkında kısa bir bilgi vereceğim. Daha sonra da tüm bu yazılımları düzgün biçimde çalıştırabileceğimiz bir bilgisayarın hangi özelliklere sahip olması gerektiğinden bahsedeceğim. Her ne kadar mimarlık eğitiminin ilk yıllarında (genelde ilk iki yıl) elle çizim becerimizin gelişmesi için bilgisayarda çizim yapmaya izin verilmese de vakti geldiğinde tüm çizim programlarını öğrenmiş olmanız gerekiyor. Bu yüzden mimarlık eğitimine başlar başlamaz mimarlıkla ilgili programları da öğrenmeye başlamanız iyi olacaktır.

3 Ağustos 2017

Ecosia: Ağaç Diken Arama Motoru

Arama motorları hayatımızın en önemli parçalarından biri haline gelmiş durumda. İnternet ortamını devasa bir samanlık olarak düşünürsek aradığımız bilgiler de iğne kadar küçük ve bulunması zor oluyor. Bu yüzden bilgiye ulaşmak için arama motorları hayati önem taşıyor. Bu işin bir numarası olarak -hem hızlı hem de doğru sonuçlar verdiği için- uzun yıllardır Google'ı kullanıyoruz. Fakat pek çok alternatif arama motoru da mevcut. Bunlardan birini ve sanırım en çevreci olanını yeni keşfettim: Ecosia. 




"İnternette arama yaparken ağaç dik."

Ecosia, tıpkı diğerleri gibi bir arama motoru yani bir kelime giriyorsunuz ve size o kelimeyle ilgili sonuçları gösteriyor. Diğerlerinden farklı olarak Ecosia'nın en müthiş özelliği ise yapılan her arama için 1 tane ağaç dikiyor olması. Yapılan aramalar sonucu sayfada gösterilen reklamlardan elde edilen gelirin %80'i dünya çapında ağaç dikmek için kullanılıyor. "İnternette arama yaparken ağaç dik." mottosuyla hareket eden Ecosia, Microsoft'un arama motoru olan Bing'i kullanıyor. Bu çevreci arama motoruna https://www.ecosia.org adresinden ulaşabilirsiniz ya da dilerseniz benim gibi internet tarayıcınızın arama motorları kısmına ekleyerek istediğinizde otomatik olarak Ecosia'yı kullanarak arama yapabilirsiniz. Yaptığınız her aramadan sonra ekranın sağ üst köşesinde kaç ağaç dikimine katkı sağladığınızı anında görebilirsiniz.

Ecosia'nın sitesinde (https://info.ecosia.org) bir de ağaç sayacı mevcut. Kurulduğu 2009 yılından bugüne kadar toplam 11.501.692 adet ağaç dikildiğini gösteriyor. Şu anki kullanıcı potansiyeliyle 2 saniyede 1 ağaç dikimi için gereken gelir sağlanıyor. Yani siz baktığınızda sayaç çoktan ilerlemiş olacak. Ağaç dikimi ve diğer çevre koruma projeleri için bugüne kadar yaklaşık 4 milyon €'luk bağışta bulunmuşlar. 5.5 milyon aktif kullanıcıya sahip olan platform her geçen gün büyüyor. Ben de bu platformu geç de olsa keşfettiğim için mutluyum. İnternet reklamlarının bu tür çevreci projelere destek sağlamak için kullanılabiliyor olması gerçekten çok iyi. Normalde internet tarayıcımda reklamları engellemek için Adblock Plus kullanıyorum. Fakat Adblock'u ecosia.org üzerinde devre dışı bıraktım. Böylece her arama yaptığımda reklam geliri elde etmelerine katkı sağlamış oluyorum.

18 Haziran 2017

Fotoğraflarla Eski İstanbul - Ara Güler

Dünyada "İstanbul'un Gözü" ya da "İstanbul Fotoğrafçısı" olarak tanınan Ara Güler (1928), Türkiye'nin dünya çapında şöhrete sahip en iyi fotoğrafçılarından biri olarak kabul edilmektedir. Ara Güler'in İstanbul imgeleri, onun kente ve kent sakinlerine olan derin sevgisini göstermektedir. Şehrin canlılığını, insanların yaşayışını, gecesiyle-gündüzüyle bazen şehir merkezindeki kalabalık caddelerde bazen de tarihi dokusuyla büyüleyici ara sokaklarda fotoğraflamıştır. Dahası İstanbul Boğazı ve Haliç fotoğraflarıyla kentin denizle nasıl bütünleştiğini gözler önüne sermiştir. Kentin vazgeçilmez parçası olan boğaz ve haliç onun fotoğraflarında hep ana unsurlardan olmuştur. Günümüzde çoktan unutulmaya yüz tutmuş eski İstanbul'daki yaşamı gösteren bu siyah beyaz fotoğraflar şehirdeki değişimin en bariz göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Yüzlerce yıldır İstanbul siluetinin bir parçası olan arka plandaki tarihi yapılar ise şehrin hala değişmeden kalan nadir yüzünü hatırlatıyor.

1
Akşam vapuru iskeleye yanaşırken bekleyen insanlar.


2
Eminönü kıyısında bir balıkçı. Arkada eski haliyle Galata Kulesi silueti görünüyor. Sağda da eski Galata Köprüsü.


3
Karaköy, Perşembe Pazarı civarından çekilmiş bir fotoğraf. Galata Köprüsü'nün ucundaki Yeni Cami silueti arkaplanda. Daha da arkadaki cami ise Nuruosmaniye olabilir.

1 Şubat 2017

incehesap.com güvenilir mi?

Uzun zamandır masaüstü bilgisayar toplamak için parça ve fiyat araştırması yapıyordum. İnternetten en ucuz fiyatı veren siteleri incelerken incehesap.com'un diğerlerine göre daha ucuz olduğunu farkettim. Sitede satılan pek çok elektronik ürün var. Fakat ben sadece bilgisayar parçalarını kıyasladığımda diğer sitelere göre fiyatların genel olarak 50-100 lira arası daha ucuz olduğunu gördüm. Bilgisayar toplarken yaklaşık 10 parça aldığımız için parça başına 50-100 liralık fark toplamda en az 500 lira fark yaratıyor ki bu da oldukça yüksek bir maliyet. Nerdeyse her ürüne piyasanın altında fiyatlar veren sitenin ne kadar güvenilir olduğunu bilmiyordum. Daha önce hiç alışveriş yapmadığım için temkinli davranıp internetten siteyi araştırmaya başladım. Sözlüklerden ve forumlardan okuduğum onlarca olumlu-olumsuz yorumdan sonra incehesap'tan alışveriş yapmaya karar verdim. Çok kötü olduğunu söyleyen de vardı, çok iyi olduğunu söyleyen de vardı. Ben de deneyip görmeye karar verdim... 


Sipariş listesi

Toplayacağım bilgisayarın işlemci, anakart, ram, ekran kartı, ssd ve harddisk parçalarından oluşan 3400 liralık siparişi incehesap.com'dan verdim. (İstediğim diğer parçaları İncehesap'da bulamadığım için onları Vatan Bilgisayar'dan sipariş ettim.) Öncelikle siparişi verirken şunu farkettim ki bazı kredi kartlarına taksit uygulandığında peşin fiyatın üzerine komisyon ekleniyordu. Yani 6 taksit yapmak istediğinizde peşin fiyatın üzerine yaklaşık 50 liralık bir komisyon ücreti biniyordu. Buna rağmen hala diğer sitelerden daha ucuza geldiği için alışverişe devam ettim. Siparişi erken saatlerde verdiğim için gün bitmeden ürünleri hazırlayıp kargoya verdiler. Kargo konusunda çok hızlılar diyebilirim. Ben de İstanbul'da oturduğum için kargo ertesi gün  elime ulaştı. Ürünler baloncuklu kağıda sarılmış büyük bir kutunun içine düzgünce yerleştirilmiş olarak elime ulaştı. Elektronik ürünler hassas olduğu için kargo esnasında zarar görmesini engellemek adına önlem almak son derece önemli diye düşünüyorum. Bu yüzden ilk izlenimim gayet olumluydu.

18 Ocak 2017

Fotoğraflarla Eski İstanbul - Guillaume Berggren

İsveçli fotoğrafçı Guillaume Berggren, 1835 yılında Stokholm'de doğup 1920'de İstanbul'da öldü. Ondan geriye 1870-1910 yılları arasında çektiği birbirinden güzel yüzlerce İstanbul fotoğrafı kaldı.

Seyahat ettiği gemi İstanbul'da bir gün süreyle demir attığında şehri gezme fırsatı bulan Berggren, İstanbul'dan o kadar etkilenmiştir ki dünya seyahatini yarıda bırakarak İstanbul'a yerleşmeye karar verir. 1870'li yılların başında Pera'da bir stüdyo açan Berggren, İstanbul'un eşsiz görüntülerini usta tekniği ve kompozisyon anlayışı ile belgeledi. Osmanlı'da fotoğrafçılığın yeni yeni gelişmeye başladığı bu dönemde, kentte Abdullah Biraderler, Kargopoulo, Andreomenos gibi ünlü fotoğrafçılar vardı. Berggren de Boğaziçi'nin, kıyıların, sokakların, çeşitli sınıflardan insanların, manzaraların fotoğrafçısı oldu. Bağdat demiryolunun yapımı sırasında, Goltz Paşa ile birlikte Anadolu'ya yaptığı gezilerde, demiryolu üzerindeki pek çok kentin fotoğraflarını da çekti. Harabeler, anıtsal İslam yapıları ile bu kentlerden hazırladığı fotoğraf albümleri, turistler tarafından büyük ilgi gördü.

Guillaume Berggren 85 yaşında öldüğünde tüm fotoğraf gereçleri, elde kalan birkaç İstanbul negatifi ve aldığı madalyalarla birlikte İstanbul Feriköy'deki Protestan mezarlığında bulunan İsveçlilere ait bölüme defnedildi...

O günlerden kalan fotoğrafların sağ alt köşesinde Berggren'in imzası mevcut. Sol alt köşesinde ise fotoğrafın nerede çekildiği yazıyor. Fakat bazı fotoğrafların çekildiği yer semt olarak dahi belirtilmemiş; "İstanbul'da bir sokak" şeklinde not edilmiş. Ben de kendimce bazı fotoğrafların nerden çekildiğine dair yorumlarda bulundum.

Bugünkü halinden çok çok farklı olan eski İstanbul'a doğru bir yolculuğa hazır mısınız...



1
Bebek'ten Boğaz manzarası
Vue de Bebek  (Bosphore). G. Berggren



2
Boğaz'da Kız Kulesi görünüyor. Fotoğraf sanırım Galata civarından ya da kuleden çekilmiş.
Vue de SKuttari et la Tour de Léandre. G. Berggren



3
Beykoz manzarası (Üst Boğaz)
Vue de Beicos (Haut Bosphore). G. Berggren


Dolmabahçe Sarayı merdivenleri
Escaliers de Dolma-Bagtche. G. Berggren

2 Aralık 2016

Mimarlığa Yeni Başlayanlara Tavsiyeler


Senelerce çalıştınız, bir sürü sınava girdiniz. Sonunda mimar olmaya karar verdiniz ve puanınızın yettiği bir mimarlık fakültesine girmeyi başardınız. Kendinizi mutlu ve başarılı hissediyorsunuz. Ama unuttuğunuz bir nokta var: Mimarlık okumak bugüne kadar yaptığınız her şeyden daha zordur... Mimarlık okuyacak talihsiz arkadaşlara, okuldaki ilk zamanlarına dair bazı bilgi ve tavsiyeler vereceğim ki "nereye düştük böyle?" şeklinde başlayacak olan mimarlık serüvenlerinde acılarını biraz olsun dindirebilsinler. Bu yazı dizisi genç mimarlık öğrencilerinin ilk günden uğrayacakları şokun etkisini azaltmak ve eğitim hayatları boyunca işlerine yarayacak tavsiyeler vermek amacıyla yazılmıştır. Mimarlık eğitiminin ne kadar zor ve eğlenceli (!) olduğunu daha ilk günden anlayacaksınız. Olayları çok fazla abartmadan objektif olarak anlatacağım.
 

Öncelikle belirtmek isterim ki mezun olduktan sonra yöneleceğiniz alana bağlı olarak okulda öğreneceklerinizin %60'ını iş hayatında kullanmayacaksınız . Ama sizin mimari anlamda gelişiminiz ve entelektüel birikiminiz açısından elbette bu %60'lık kısım oldukça önemlidir... Örneğin; okulda yapı fiziği dersinde ısı yalıtım hesabı yapmayı öğrendik fakat mezun olduktan sonra hiç ısı yalıtım hesabı yapmadım. Çünkü çalıştığım yerde bu tür işler başka ofislere yaptırılıyordu. Kısacası, yöneleceğiniz alana göre okulda öğrendiklerinizin büyük kısmını aktif olarak kullanmayacaksınız bunu unutmayın. Bir başka örnek daha vereyim. Mesela tüm mimarlık okullarında Le Corbusier öğretilir. Fakat iş hayatında müşterilerin neredeyse hiçbiri onu tanımaz. Le Corbusier'i öğrenmek size dolaylı yoldan kazanç sağlar; mimari görüşünüzü geliştirir, belki de daha iyi tasarımlar üretmenizi sağlar...

Mimarlık fakültesinde ilk dönem

Hayatınızın en zor dönemlerinden biri olacaktır. Hangi bölüm olursa olsun okulda ilk günün ilk dönemin heyecanı başkadır. Ömrünüzün kalan yıllarını şekillendirecek olan mesleğinizi öğrenmeye başladığınız günlerdir bunlar. Peki mimarlık bölümünde ilk dönem nasıldır? Benim mezun olduğum okulda pazartesi tasarım dersiyle başlardı. Yani bölümün kredi sayısı en yüksek ve en önemli dersi... Ülkemizde lise eğitiminde öğrencilerin başarısı yazılı sınavlarla ölçülür. Ayrıca öğrenciler üniversiteyi kazanmak için yarış atı gibi yetiştirilir. Ezber ve hız odaklı bu eğitim sisteminde maalesef öğrenciler her türlü tasarım bilgisinden-eğitiminden yoksun yetişmektedirler. İşte bu öğrenciler üniversitede ilk gün tasarım dersiyle karşılaştıklarında afallarlar. Çünkü yetiştikleri sistemden dolayı tasarım kültürüne yabancıdırlar. Bir sorunun tek doğru cevabının olduğu sistemden, bir sorunun onlarca, yüzlerce doğru cevabının olduğu bambaşka bir sisteme geçilmiştir artık... Mimarlık fakültesinde ilk döneminiz tasarım yapmayı öğrenmekle geçecektir. Temel tasarım kavramlarıyla dolu, yorucu ve eğlenceli bir dönem sizleri bekliyor. Her ne kadar tasarım okuyarak değil de "görerek" ve "yaparak" öğrenilse de belli başlı tanımları, tasarım süreçlerini ve tasarım ögelerini bilmekte fayda vardır.

15 Kasım 2016

Beşiktaş'ta Tuhaf Bir Gece (2. Bölüm)



1. Bölümü okumak için: Beşiktaş'ta Tuhaf Bir Gece (1. Bölüm)
...

Polisler geldiğinde Mehmet salonda oturmuş boş masaya bakıyordu. Örtü serilmek için masanın üstündeydi. Aylin nerdeydi?... Eve geldiğinde Aylin'in evde olmadığını polislere anlattı. En son telefon görüşmesinden 3-4 dakika sonra eve vardığını söyledi. Aylin'in telefonu mutfaktaydı. Çorbanın altı kısık ateşte bırakılmıştı. Bir de süzgeçteki makarnalar vardı. Montları ve ayakkabıları yerindeydi. Tüm bunları öylece bırakıp dışarı çıkmazdı... Polise Abbasağa Parkı'nda başına geleni anlattı. "Nasıl yani? Yürürken durduk yere bir engele çarpmış gibi düşüp bayıldınız öyle mi?" "Evet. Biliyorum çok garip ama öyle oldu." dedi. Polisler buna bir anlam veremeyip birbirlerine baktılar. Sonra da bir rahatsızlığı olup olmadığını sordular. "Rahatsızlığım yok. Ayıldığımda etrafı net göremedim bir süre." "Ama yanınızda bir adam görmüşsünüz." "Evet onu gördüm." dedi Mehmet. Bütün vücudunu şiddetli bir titreme sarmıştı. Adamı düşününce içine derin bir ürperme geliyordu. Sanki derisinin altından bütün vücudu boşluğa doğru çekiliyordu. Polisler kolundan tutup onu koltuğa oturttular. Bir yandan da diğer polisler odanın içinde parmak izleri alıyorlardı. "Parkta gördüğünüz adamın size benzediğini söylediniz. Ne kadar benziyordu." diye sordu polislerden biri. "Tıpatıp bana benziyordu. Gözlerim düzeldiğinde adamın yüzüne baktım. Her şeyi bana benziyordu. Saçları, sakalları, yüzü, giysileri benimkilerle aynıydı. Ama göz yuvaları bomboştu. O anda sanki her şeyimi almış, sadece gözlerim kalmış gibi hissettim. Sonra tekrar bayıldım zaten." dedi. "Bayıldığınız için bulanık görmeniz normal. Karanlıkta karşınızdaki adamı da iyi görememiş olabilirsiniz. Yere düşerken başınıza darbe aldıysanız algılarınız sizi yanıltabilir." dedi polislerden biri. "Peki evde bugünkü tüm giysilerimin aynısının bulunmasına ne diyorsunuz?" diye sordu Mehmet. "Bunu araştıracağız, giysileri incelemek için götüreceğiz. Arkadaşlar parmak izi alıyorlar. Sizden başka birinin parmak izi olup olmadığına bakacaklar. Sabah başka bir ekip gelip daha detaylı inceleme yapacak evde..." Polisler konuşmaya, soru sormaya devam ettiler. Mehmet de yanıtlamaya devam etti. Daha sonra karakola gidip ifade verdi. Eve döndüğünde yine salondaki koltuğa oturdu. Örtüsü serilirken yarıda bırakılmış masaya baktı. Kapıların üzerinde parmak izi almak için kullanılan tozdan vardı. Parktaki adam eve geldiyse farklı bir parmak izi bulamazlar diye düşündü. Salondaki koltukta öylece uyuyakaldı...

Sabah olduğunda olay mahalli inceleme ekibi eve gelmişti. Dairenin kapısını birkaç kere çaldılar fakat açan olmadı. Polislerden biri Mehmet'i cep telefonundan aradı. İçerden gelen telefon sesini işittiler. Fakat telefonu cevaplayan kimse olmadı. Bu şekilde hem zili hem de telefonu birkaç kere deneyip cevap alamayınca polisler kapıyı kırıp içeri girmeye karar verdiler. Araçtan balyoz getirildi. Birkaç vuruştan sonra kapı açıldı. Polisler evin içine girip Mehmet'i aradılar fakat bulamadılar. Sadece salondaki koltuğun üzerinde Mehmet'in telefonunu ve dün gece giydiği giysileri bulabildiler...

En Kısa Korku Hikayeleri


Üzerimdeki siluet göğsüme art arda bıçaklar saplarken son gördüğüm şey dijital duvar saatinin 03:18'i gösterdiğiydi. Sonra bir anda kan ter içinde korkuyla uyanıp yatakta doğruldum ve bunun bir rüya olduğunu anlayıp rahatladım. O anda duvar saatinin 03:17'yi gösterdiğini farkettiğimde gardrobun kapağı ürpertici bir gıcırtıyla açılmaya başlamıştı...

...

Gece annemin beni mutfağa çağırdığını duydum. Tam odadan çıkarken annem beni kenara çekti: "Sakın mutfağa gitme. O sesi ben de duydum." dedi.

...

Karanlıktı. "Neden bu kadar hızlı nefes alıyorsun?" diye sordu. Hızlı nefes alan ben değildim...

...

Kalbime bir ağrı saplandı. Gözlerimi açtığımda bir tabutun içindeydim. Etrafımdakilerin ağladığını ve hocanın dualarını duyuyordum ama ne hareket edebiliyordum ne de konuşabiliyordum. Çok soğuktu. Korkuyordum.

...

Oğlumu gece yatağına yatırırken, "Babacığım lütfen yatağımın altındaki canavarlara bakar mısın?" diye sordu. Espri yaptığını düşünüp yatağın altına baktığımda oğlumu gördüm. Bana fısıldadı: "Babacığım yatağımda yatan biri var."

...

Kızım her gece beni ağlayarak ve çığlıklar atarak uyandırıyor. Mezarlığına gidip susmasını söyledim ama işe yaramadı...

...

Gece uyurken birinin cama vurduğunu duyunca uyandım. Tam camdan dışarı bakacakken aynı sesi tekrar duydum. Ses aynadan geliyordu.

...

Karım dün gece yarısı evde hırsız olduğunu söylemek için beni uyandırdı. Karım iki yıl önce eve giren bir hırsız tarafından öldürülmüştü.

...

Yoğun bir günün ardından gece tek başıma yaşadığım evime geldim. Karanlıkta ışığı açmak için uzandığımda birinin eline dokundum.

...

Sabah uyandığımda telefonumda uyurken çekilmiş bir resmimi gördüm. Ama ben yalnız yaşıyorum...

...

Kedi ve köpeklerle büyüdüğüm için uyurken odamın kapısının tırmalanmasına oldukça alışkınımdır. Şu an yalnız yaşıyorum, artık kapımın tırmalanması oldukça rahatsız edici...

...

"O örümcek nereye kayboldu?"

...

Kaynak 1: onedio.com 

9 Kasım 2016

Köprüdeki Kız

“Bakırköy tren istasyonun orada üzerinde kitapçıların olduğu eski bir köprü vardı ya. İşte tam onun karşısına taşındık. Aynen, meydana çıkan sokaktayız.” Telefonda yeni taşındıkları evi arkadaşına anlatıyordu Nihat. Eşi Meltem ve kızları Eda ile yeni evlerinin balkonunda oturuyorlardı bir yaz akşamı. Bakırköy’deki eski tren istasyonunu ve kitapçıların olduğu köprüyü görüyordu evleri. Önü açık ferah bir yerdi burası. Üstelik sokakta bir sürü ağaç vardı… O akşam saat dokuz buçukta Meltem küçük kızlarını yatağına yatırmıştı. Dolaptan yarım şişe rakı, kavun ve biraz da peynir çıkardı. Tabakları hazırlayıp balkona geçti. Bu güzel yaz gecesinde rakı eşliğinde muhabbete doyum olmazdı...

Saatler gece yarısını geçtiğinde ikisinin de kafası güzel olmuştu. Balkondan boş boş etrafı izliyorlardı. Sokakta kimsecikler kalmamıştı. Nihat’ın gözüne bir anda köprü üzerinden geçen biri takıldı. Daha net görmek için gözlüklerini taktı. Küçük bir kız çocuğuydu bu. Ailesiyle akşam gezmesinden dönüyorlardır diye düşündü. Kız köprünün ortalarına geldiğinde durdu. Etrafta ailesi falan yoktu. “Meltem, şuraya baksana. Ne işi var bu saatte dışarda? Küçük değil mi o?” dedi Nihat. “Evet, küçük. Eda kadardır. Önden yürümüştür o. Annesi babası gelir şimdi, merak etme.” Balkondan sadece bir ya da iki dakika boyunca endişeyle kızı izlediler. Ama sanki
onlar için saatler geçmişti. Ortalıkta gelen giden kimse yoktu. Kız hala köprünün ortasında korkuluklara tutunmuş duruyordu. “Kimsenin geldiği yok Meltem.” Endişeli bekleyiş devam ederken gecenin içinde ansızın çok uzaktan yaklaşan bir tren sesi işittiler. Ses yavaş yavaş artarak yaklaşıyordu. “Burdan hani tren geçmiyordu?” diye sordu Meltem. “Raylar söküldü diye biliyorum. Yenileriyle değiştirene kadar tren geçmeyecek demişlerdi. Bakım treni falandır belki bu gelen.” dedi Nihat. Ses yaklaşmaya devam ederken köprüdeki küçük kızın korkuluklara tırmanmaya başladığını gördüler. Adam tehlikeyi sezince bir anda ayağa kalkıp koşarak evden çıktı. Kız korkuluğu aşacak kadar tırmanmıştı. Meltem’de dayanamayıp onun peşinden gitti. Nihat apartman kapısından çıkıp birkaç adım attığında tren sesi artık iyice artmıştı. Bir yandan koşup bir yandan da kıza seslendi fakat o köprüye varmadan kız kendini boşluğa bırakmıştı. Kızın atladığı yere köprünün ortasına kadar geldiğinde aşağı baktı fakat yerde kimse yoktu. Tren sesi de kesilmişti. Meltem de hemen arkasından koşarak geldi. “Noldu.” dedi. “Kız aşağı atladı ama kimse yok aşağıda.” İkisi de köprünün altına baktılar fakat kızdan bir iz göremediler. “Üstelik ray da yok Meltem. Burdan tren geçemez ki.” dedi adam karısına. “Peki kız nereye gitti öyleyse. Tren sesini nasıl duyduk?” diye çaresizce sordu adama Meltem. “Bilmiyorum.” dedi Nihat. İkisi birbirine sarılmış ne olduğuna anlam veremeden köprünün ortasında durup boş tren yoluna baktılar. Tren yolunda ray bile yoktu. “Fazla içtik galiba.” dedi kadın. O esnada kitapçıların arasında kalan karanlıktan bir kahkaha işittiler. Korkuyla oraya dönüp baktıklarında karanlıktan başka bir şey göremediler. Köprü üzerindeki lambalar orayı aydınlatmıyordu. Biri fena şekilde gülüyordu onlara. Nihat, telefonunu çıkarıp karanlığa doğru ışık tuttu. Yaşlı, evsiz bir adam, kartonlardan yaptığı yatağın üzerinde oturmuş, onlara bakıp gülüyordu. Yanında da boşa yakın bir şarap şişesi vardı. “Sen de gördün mü kızı?” diye sordu Nihat. Adam daha da içten gülmeye başlamıştı. “Bir ben göremedim o kızı yıllardır.” dedi şarabın dibini kafasına dikerken. “Nasıl yani?” diye sordu Meltem. Adam hala gülüyordu deli gibi. “Buraya sizin gibi gelen çok oluyor yaz akşamları. Aşağı atlayan bir kız gördüklerini söylerler hep. Tren sesi de duyarlar. Ben de düşünürüm ben mi deliyim yoksa insanlar mı deli diye yoksa ben mi az içiyorum diye.” adam hala gülmeye devam ediyordu. Nihat telefonun ışığını kapatmıştı. Bu tuhaf olaya bir türlü anlam verememişlerdi. Evsiz adamın yanından tam ayrılacaklardı ki adam aniden gülmeyi kesti. Ses tonu değişmiş şekilde karanlığın içinden konuşmaya başladı: “Bundan yıllar önce bir kız çocuğu buradan trenin altına atlayıp intihar etmiş. Ailesi köprüden atlayan kızı balkondan görmüş fakat uzaktan tanıyamamışlar. Kızı öylece izlemişler atlarken.” “Nasıl tanıyamazlar kızlarını.” dedi Meltem karanlığa doğru. “Bilen yok. O gece çok içmişler. Ya sarhoştular ya uzaktan göremediler ya da umursamadılar. Belki de bile bile kendi kızlarının ölmesine göz yumdular. Kim bilir…” 


Adamın karanlıktan gelen sözleri yürek burkan bir trajediyi anlatıyordu. Meltem ve Nihat, içlerinden bir şey koparılmışçasına üzgündüler evlerine yürürken. Adamın anlattıkları doğru muydu acaba? Bir insan nasıl kendi çocuğunun ölümüne göz yumabilirdi? Peki gördükleri, duydukları neydi? Eve geldiklerinde yine balkona oturdular. Meltem kahve yapmıştı. Nihat, sigarasını yaktı, derin bir nefes çekti içine. Sonra bir tane daha çekti ve Meltem’e uzattı. İçerden koridorun ışığının yandığını farkettiler. Uzun pijamasıyla yarı uykulu halde Eda geldi balkona. “Beni kurtardığın için teşekkür ederim baba.” dedi ve adamın boynuna sarıldı.


8 Kasım 2016

Beşiktaş'ta Tuhaf Bir Gece (1. Bölüm)

Mehmet, o akşam Barbaros Bulvarı’nda otobüsten indikten sonra evine doğru yürüyordu. Yoğun bir gün geçirmişti. Üstelik mesaiye kalmıştı. Bir an önce eve varıp uzanmak istiyordu. Yokuşa rağmen adımlarını hızlandırdı. Evine giden en kestirme yol Abbasağa Parkı’ndan geçiyordu. Parkta kimsecikler yoktu. Parkın içinde yürürken bir anda arkasından gelen şiddetli bir rüzgar hissetti. Sanki birisi yanından hızla koşarak geçmiş gibi bir hisse kapıldı. Durup etrafına bakındıysa da hiç kimseyi göremedi. Tam parkın ortasındaki çocuk oyun alanına geldiğinde boş salıncakların bu rüzgarsız sonbahar gecesinde hafif hafif sallandıklarını görerek ürperdi. Ama çok da aldırış etmedi ve yürümeye devam etti. Derken bir anda görünmez bir engele sert biçimde çarpmışcasına yere yığıldı… Bir müddet sonra gözlerini açtığında ne kadar baygın kaldığını hatırlamıyordu. Yerde oturuyordu. Önünde ona yardım etmeye çalışan bir adam vardı. Gözleri her yeri buğulu görmeye başlamıştı. Etrafını net biçimde seçemiyordu. Ama yanındaki adamın ayakkabıları dikkatini çekmişti çünkü kendi ayakkabılarına benziyordu. “Ne kadar zamandır baygınım?” diye sordu adama. Ama adam cevap vermedi. Mehmet kafasını kaldırıp adamın yüzüne doğru baktığında onun çok tanıdık biri olduğunu düşündü fakat kim olduğunu bir türlü çıkaramamıştı. Aynı soruyu tekrar sordu adamın yüzüne bakıp. Başı zonkluyordu, etrafı bir türlü net göremiyordu. Sonra gözlerinin yavaş yavaş düzeldiğini hissetti. Adama teşekkür etmek için tekrar yukarı doğru baktı. Fakat gördüğü şey karşısında korkuya kapılmıştı. Korkudan yüzü bembeyaz kesildi. Tekrar bayılmıştı… 


Aylin, evde yemek hazırlıyordu. O da işten geç çıkmıştı. Mehmet otobüsten inmeden onunla konuşmuştu. 10-15 dakikaya evde olurdu. Mutfakta salata için yeşillik doğrarken saatine baktı. 25 dakika olmuştu. Mehmet hala gelmediğine göre markete uğramış olmalıydı. Sonra zil çaldı. Normalde mutfak penceresinden kim olduğuna bakmadan kapıyı açmazdı ama bu sefer Mehmet’in geldiğini bildiği için kapıyı açtı. Sebzelerin artıklarını çöpe attığı sırada dairenin kapısı çaldı. Gidip kapıyı açtı. “Hoş geldin, sevgilim” deyip Mehmet’in boynuna bir öpücük kondurdu. Dışardan geldiği için boynu soğuktu Mehmet’in. “Üşümüşsün. Atkını al artık yanına. Akşamları soğuk oluyor.” dedi. Mehmet’de onu yanağından öptü. “Hızlı yürüdüm ondan rüzgar çarpmıştır. Başım da zonkluyor.” dedi. “Sen üstünü değiştir yemekler 10 dakikaya hazır.” dedi Aylin. Çorbanın altını kısıp makarnayı süzmek için süzgeci çıkardı. Mehmet ceketini portmantoya asıp odaya geçmişti üstünü değiştirmek için. Aylin masayı hazırlamak için salona geçerken yatak odasının ışığının yanmadığını farketti. İçeri girdi ve ışığı açtı. Mehmet üstünü değiştirmiş, yatağın kenarında oturmuş, başını geriye atmış şekilde tavana bakıyordu. “İyi misin canım? Boynun mu ağrıyor?” deyip Mehmet’in yanına oturdu Aylin. “İyiyim iyiyim.” dedi Mehmet. “Madem iyisin, ben makarnayı süzdüm sen de sosla karıştırıp yağda biraz çevirir misin? Ben de masayı hazırlıyorum.” dedi ve odadan çıktı. Salondaki çok amaçlı masanın üzerinden laptopu ve dergileri alıp kenara koydu. Yemek örtüsünü sererken telefonu çalmaya başladı. Mutfağa gidip telefonuna baktı. Arayan Mehmet’ti. Gelen aramayı iptal edip “Mehmetcim dakikaların fazla geldi galiba.” diye yüksek sesle bağırdı içeriye doğru. Makarna hala süzgecin içindeydi. “İş başa düştü.” dediği sırada tekrar telefon çaldı. Yine Mehmet’ti arayan. Bu sefer Aylin telefonu açtı. “Mehmet, neden telefonla arıyorsun beni. Mutfaktayım.” dedi. “Aylin, başıma çok kötü bir şey geldi.” Telefondaki adamın sesi korkudan titriyordu. “Birazdan eve geliyorum.” dedi ve hat kesildi. Aylin ne olduğunu anlamamıştı. “Birazdan eve geliyorum ne demek ya.” diye mırıldanırken yatak odasının kapısı hafif bir gıcırtıyla açıldı. Arkasını döndüğünde Mehmet’in loş koridordan mutfağa doğru geldiğini gördü ama yürürken önüne bakmıyordu. Başını geriye atmış şekilde tavana bakıyordu yürürken…
 

O gece Mehmet parkta ikinci kez ayıldıktan sonra koşar adım eve gitti. Evin sokağına girmeden birkaç dakika önce tiz bir çığlık yankılandı mahallede. O sonbahar akşamı sadece balkonda demlenen iki kafadar işitti bu çığlığı. Birisi bunun martılardan geldiğini söyledi diğeri ise ani bir fren sesi olduğunu düşündü… Mehmet eve geldiğinde Aylin’i bulamadı. Mutfaktaki süzgecin içinde soğumuş makarnalar vardı. Portmantoda o gün giydiği ceket ve ayakkabılar, yatak odasında ise aynı pantolon ve gömleği vardı...

Beşiktaş'ta Tuhaf Bir Gece (2. Bölüm)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...